--A+

Dünya Sinamasında Türk Oyuncusu

Mektepli oyuncu Umut Abdül Süsler, alaylı olduğunu iddia eden farklı mesleklerden insanların sinema sektörüne girmesine kızdığını söyledi. Eğitime çok önem verdiğini ama gerçek manada alaylılığın da çok önemli olduğunu ifade eden Süsler, "Türkiye'de çok değerli ustalar yetişmiş ki, okullarda okumamışlar ama birilerinin yanında yetişmişler. Üç beş dizide küçük küçük rollerde oynamakla alaylı olunmaz" dedi.

ss

 

Keşke gerçekten alaylı olabilsek


Umut Abdül Süsler... Türk sinemasının ve Türk tiyatrosunun yıldızı parlayan isimlerinden biri. 1981, İstanbul doğumlu. Önce Kocaeli Üniversitesi Kimya bölümünü, ardından Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro bölümünü ve sonrasında ise aynı üniversitenin oyunculuk yüksek lisansını bitirdi. Birçok tiyatro oyunu, televizyon dizisi ve sinema projesinde yer aldı. Yıllardır seslendirmeyle de uğraşıyor. Haliç Üniversitesi Oyunculuk bölümünde akademisyenlik yaptı. Akademisyenliğe "ustamız" dediği rahmetli Doç. Müşfik Kenter’in asistanı olarak başladı. Haliç Üniversitesi'nde Tiyatro bölüm başkan yardımcılığı ve konservatuvar müdür yardımcılığı idari görevlerini yürütürken geçtiğimiz yılın kasım ayında bu görevlerinden ayrılarak akademisyenliğe veda etti. En son Tiyatro Kare’de Müziksiz Evin Konukları ve Atölye Tiyatrosu’nda Ayı isimli oyunlarda rol aldı. 2016 yılının başında Amerika’da yayınlanacak olan İnsomnia isimli Amerikan yapımı dizide rol aldı. Sihirli Film Medya şirketimizi ziyaretinde görüştüğümüz başarılı oyuncu Umut Abdül Süsler ile İnsomnia deneyimi üzerinden Türk sinemasının durumu üzerine konuştuk. 

Türk sineması ile Amerikan ve Avrupa sinemasını karşılaştırma anlamında gözlemleriniz neler oldu? 
Her şeyden önce iş dönüp dolaşıp yine eğitime geliyor. Amerikan veya Avrupa sinemasında ya da tiyatrosunda herkes eğitimini aldığı, uzmanlaştığı işi yapıyor. Yönetmenlik eğitimi alan yönetmenliğini, kamera asistanlığı üzerine eğitilen kamera asistanlığı yapıyor. Bununla beraber tabii ki sosyal haklar denen bir şey de var. İnsomnia dizisindeki aktörlerin çoğu Kanadalı ya da Amerikalı idi... Sette çalışma süresi, maksimum 8 saatti. Rusya'da bile bu süre maksimum 12 saattir. Bunların standartları var.

Türkiye'de maalesef bu standartlar daha yeni yeni oturmaya başladı. Yurtdışında projelerin çok ciddi bir ön hazırlık süreçleri oluyor. İlk sezonu 8 bölümden oluşan ve 2016 yılında yayınlanacak olan İnsomnia dizisi 2.5-3 yıllık bir ön hazırlığın sonucu olarak ortaya çıkan bir projeydi. Böyle olunca da tabii her hafta haldır haldır bir dizi yetiştirmeye çalışmıyorsunuz. İnsomnia'da 3 ay boyunca dizinin 8 bölümü çekildi. Çekimler bittikten sonra teknik ekip işin içine giriyor. Kurgusu, montajı, müzikleri ekleniyor ve ondan sonra yayına hazırlanıyor. 

Türk dizi filmlerinin bölüm süreleri çok uzun değil mi?
Kesinlikle öyle. Türkiye'de dizlerin bölüm süresi neredeyse 100 dakikaya ulaştı. Avrupa ve Amerikan dizilerine baktığınızda; komedi tarzı dizlerde bölüm süresi -algıyı doğru tutmak için- 25 ile 35 dakika arasında, dramlar ise 45 dakika ile maksimum bir saat arasındadır. Bölüm süresi bir saat olan dizi sayısı ise çok azdır. Game of Thrones veya Breaking Bad gibi sezonda çok az bölümü olan dizilerde bazen 55 dakikayı yakalıyoruz. Aslında Türkiye'de çok yetenekli oyuncular, çok iyi eğitilmiş teknik eleman, yeterli düzeyde teknik kapasite vs. her şey var. Bu anlamda iyi bir noktadayız ve çok iyi işler çıkarıp yurtdışına satıyoruz.

Arap dünyasında çok beğenilip ilgiyle izlenen Türk dizileri, Avrupa ve Amerika'ya da satılmaya başlandı. Demek ki güzel bir şeyler var ama dediğim gibi bölüm süreleri çok uzun ve ön hazırlıkları çok kısa. Bu yüzden biraz geride kalıyoruz. Düşünsenize 6 günde 90, 100 veya 110 dakikalık bir dizi çekiyorsunuz... Neredeyse bir sinema filmiyle eşdeğer. Her hafta bu kadar uzun süreli bir dizi ne kadar kaliteli olabilir ki... Bunlar bir standarda oturursa, Avrupa ve Amerika ile aramızda pek fark kalmaz diye düşünüyorum.

Amerikan ya da Avrupa sinemasında oynayabilecek oyuncu potansiyelimiz var mı?
Var, hem de fazlasıyla var. Haddim olmayarak söylüyorum ama oyunculuğu tartışılmayacak abilerimiz, büyüklerimiz ve ustalarımız var. Burada tabii dil faktörü devreye giriyor. Ben İnsomnia'da bir Arap şeyhini oynadım. Aksanınızın çok önemli olmadığı bir roldü, hatta tam tersine bir parça aksanınızın olması onların işine geliyor ve bu cezbedici oluyor. Bu aksağan, bir dilin içine doğmamışsanız her zaman var olan ve kalıcı bir şeydir. Odition'lar var, seçmelere giriyorsunuz... Bugün Türk aktör ve aktrisler dünyanın her yerinde seçmelere girip, internet üzerinden başvurup, yollanan odition metnini kendi kamerasıyla çekip, o elemeye yollayabilir. İyi de bir menajeri varsa, müthiş bağlantılar kurulabilir. Fakat düşünün ki bir İngiliz dizisinde, bir İngiliz aktörle yarışmak zorundasınız... Ne kadar iyi oyuncu olursanız olun, beslendiğiniz kökler, kültürel mirasınız, sizin oyunculuğunuzu besleyen durumlarla onun oyunculuğunu besleyen kültürel farklılıklar, bir de bunun üstüne dildeki aksanınız sizi tabii ki geriye düşürüyor. O açıdan çok zor. Yoksa Russell Crowe'un çektiği Çanakkale filminde Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan çok etkileyiciydiler, çok başarılıydılar. Keza Haluk Bilginer de birçok yurtdışı projede yer alıp başarılı işlere imza atıyor. Ama Amerikan dizilerinde yokuz şu an. Game of Thrones'ta Sibel Kekili var şu an ama tabii ki Almanya doğumlu olması, birkaç dile hakimiyeti onun için çok büyük avantaj. Biraz şans, biraz çalışmak... Ukalalık olarak görülmesini istemem ama ben gittim iyi bir projede yer aldım, oradaki tutumum, çalışma ahlakım, oyunculuğumu beğendilerse o da bir artıdır... Bunlar etkilemişse, bizden sonraki Türk aktörlerine ve aktrislerine bunlar kapı açacak şeyler aslında. 

Sinema endüstrisinde orantısız teknoloji insan unsurunu da devre dışı bırakmaya başladı sanki...
Bugün bir yerlerde bir karikatür gördüm... Orhan diye bir karakter at arabası sürerken yandan geçen Kamil Abi'ye, "Abi, o nasıl araba" diye soruyor. Kamil Abi de, "Bu google'ın yeni arabası... Şoförsüz araba, bak şoför yok" diyor. Bunu duyan eşek ata seslenerek, "Oğlum bizi yok ettiler, sıra size geliyor" diye sesleniyor. Al Pacino'nun Simone diye bir filmi vardı...

Oyunculardan bıkmış olan çok ünlü bir yönetmen bilgisayarda kendi karakterlerini yaratıyordu... Biraz ona gidiyoruz gibi. Oyuncunun kaprislerini çekmek istemeyen yönetmenler belki robotları kullanacaklar. Haklısınız, teknoloji sinemada insan unsurunu yavaş yavaş yok ediyor. Green boxların önünde oynuyorsunuz... Bir bakıyorsunuz siz bir yeşil perdenin önünde oynamışsınız ama kendinizi bambaşka bir yerde seyrediyorsunuz ve "Ne oynamışım ama..." diyorsunuz. Japonya'da bir film için başrol oyucusu olarak bir robot üretilmiş. Sadece bizim mesleğimizde değil, her şeyde bu böyle. Mesleğimize belki de en son geldi. Ameliyatları da artık robotlar yapıyor. O zaman yönetmenlerin de işi zor...

Belki robot yönetmenler de üretmeye başlarlar ve biz de intikamımızı öyle alırız (Gülüyor). İşin şakası bir yana insan faktörü ne kadar az olursa, işin sıcaklığı da o kadar kaybolmaya başlıyor. Jim Carrey'nin Eternal Sunshine-Türkiye'de "Sil Baştan" diye yayınlandı- filmine, Bradley Cooper ya da Adam Sandler'ın filmlerine bakıyorsunuz... Teknoloji çok daha az. Yani gerekli olmadıkça bilgisayar teknolojisi kullanılmıyor. Olmazsa olmaz yerde kullanıldığında rahatsız etmiyor tabii... Terminatör'ü ya da Transformers'ı izliyorsunuz... Müthiş, çok etkileyici ama bir şeyler eksik. İnsan eksik, ruh eksik, duygular eksik. Ben onların yerine bir Adam Sandler filmini tercih ederim. The Cobbler adlı son filmi hakikaten çok etkileyici. Tabii ki bir Yüzüklerin Efendisi'ni ya da Harry Potter veya Avatar'ı teknoloji kullanmadan çekemezsiniz. O da o yönetmenin ve senaristin dünyası... Ama artık her şeyin içine girmeye başlayınca, bana göre birazcık tadı kaçtı. İnsan istediği zaman teknolojiyi çok fazla işin içine sokmadan da yapabilir diye düşünüyorum. 

Türk sineması da dünyada bir ekol olabilecek mi? 
Dünyada bir Avrupa sineması var, İran sineması var, Hint sineması var, Kore sineması var...   Bunlar çok önemli sinemalar fakat bir Hollywood sineması var ki her zaman insanlar dönüp dolaşıp bir şekilde oraya ulaşıyor ve onu konuşuyorlar. Bunun bir devlet politikası olduğuna inanıyorum. Müthiş stüdyolar, müthiş altyapılar ve bununla birlikte gelen dev bir endüstri...
Türkiye'de bugün platolar dediğimiz şeyin geçmişi ne kadardır ki ve nerelerdir platolar... Bunun için farklı ülkeler binlerce kilometrelik alanlara stüdyolar kuruyor. Sadece film çekilmesi için çok ciddi altyapı oluşturulup yatırımlar yapılıyor. Sinema okulları, yönetmen okulları, oyunculuk okulları... Bunun için üretiyor, bunun için büyüyorlar.

Üretmeden tüketmek sizi birazcık bugün Türk sinemasının bulunduğu noktaya getiriyor. "Yapalım olsun, yapalım bitsin", "Bu haftaya da yetişelim", "Ohh çok şükür bu hafta da bitti", "Senaryosunu yazalım hadi, haftaya onun da yetişmesi lazım", "Bu hafta dizide kimi role sokalım"... Öncesinin çok az olduğu işler de ele ayağa dolaşıyor. Yaptığınızı izleyecek zamanınız bile olmuyor. Tadını da çıkaramadığınız zaman sadece sektör tükenmiyor, oyuncu olarak da siz yoruluyor, tükeniyorsunuz. Düşünsenize her hafta 90 dakikalık dizi çekmek zorundasınız... Özellikle başrol oynayan insan için hayat bitiyor. Sizin hayatınız yokken, hayat vermeye çalıştığınız rol ne kadar hayatta kalabilir, ne kadar etkileyici olabilir...

Türk sinemasında bugün çok farklı meslek gruplarından aktör ve aktrisiler var. Bir akademisyen olarak sinemada da mektepli-alaylı ayırımı olmalı mı?
Samimi olmak gerekirse "alaylı" olduğunu iddia eden farklı mesleklerden insanların sinema sektörüne girmesine zaman zaman kızmıyor değilim. Avukatlık, doktorluk gibi meslekler ehliyetli mesleklerdir. Bir de ehliyetsiz olan, diplomanızın sizi ehil yapmadığı meslek grupları var. Tıp Fakültesi'ni bitirmeden doktorluk yapamazsınız ama herkes oyuncu, herkes aktör, herkes aktris oldu. Zaman zaman kızıyorum ama empati yaptığımda da kızmıyorum. Sinema kökenli olmasaydım ama bende de bu imkanlar olsaydı, bir gün fırsat bulsaydım ben de bir dizide oynamaz mıydım... Her halde oynardım. Bu dünya büyük bir rüya ve herkes bu rüyanın en güzel yerinde olmak istiyor.

Karşısına böyle bir imkan geldiğinde, bir parlama fırsatı... "Ben de star olabilir miyim", "Ben de son model arabalara binip triplex villalarda oturabilir miyim" rüyasından da insanları alıkoymamak lazım. Ama sınırlar çok genişledi ve iş birazcık çığırından çıkma noktasına gidiyor. Ben Kocaeli Üniversitesi Kimya bölümü mezunuyum. İnsanlar çocuklarının oyuncu olmasından korkar. Ailem de bana hep, "Bir mesleğin olsun, sonra git hobi olarak tiyatro yap" derdi. Kimya diplomamı alıp anneme ve babama verdim, sonra da "Hadi ben artık gidiyorum" dedim. O sırada iyi bir tiyatroda çalışmaya başladım. Ancak ben eğitime çok önem veren bir insanım. Geçtiğiniz tedrisat, aldığınız eğitim çok önemlidir. Türkiye'de de ekoller, çok değerli hocalar var. Ben çok şanslıydım ki Müşfik Kenter gibi bir insanın elinde yetiştim. Birlikte oynadığım, çok iyi oyuncu olan büyüklerim oldu ama iyi bir eğitimden geçtim. Oyunculuk biraz da teknik işidir. Duygular çok önemlidir ama tekniğini bilmezseniz, yapmazsınız. Oyunculuk bence sayısal bir zeka da ister, matematik yönünüzün de olması gerekir. Bu yüzden eğitim çok önemlidir. Dans etmeyi okulda öğrenirsiniz, eskrim, akrobasi, sesinizi kullanmayı okulda öğrenirsiniz. Herkes için söylemiyorum ama çoğunlukla bir okullunun eline bir müzikal oyunu geldiğinde, elinize notayı verirler, müzik çalmaya başlar ve siz de okursunuz. Alaylı geldiğinde ancak onu kulak aşinalığıyla bilebilir. Alaylılık da çok önemlidir ama alaylılık, "Üç dizide küçük küçük rollerde oynadım, artık ben de alaylıyım" demek değildir. Türkiye'de çok değerli ustalar yetişmiş ki, okullarda okumamışlar ama birilerinin yanında yetişmişler. Alaylı olmak bir usta-çırak ilişkisini ve o ustaya biat edip, onun yanında yıllar içinde yetişmeyi gerektirir. Dediğim gibi alaylı olmak sadece, "Bir tiyatroda bir sezon biriyle oynadım. Ben alaylıyım artık" demek 


değildir. Bunun alaylılık olduğuna inanmıyorum. Yoksa okullu olmak önemli ama alaylılık da o kadar basit bir şey değil. Maalesef asıl problem bu. "Okullu musun, alaylı mısın" diye sorulur ya hep... Keşke gerçekten alaylı olabilsek. Müthiş bir ustanın yanında, senelerce onun eğitimine tabi olabilsek... Söylediğim gibi okulda zaten dans öğrenirsiniz, teknik öğrenirsiniz, ses kullanmayı öğrenirsiniz, Solfej öğrenirsiniz... Oyunculuğu ise okuldan sonra öğrenmeye başlarsınız. Alaylı dediğiniz insan da bir ustanın yanında senelerce küçük rollerle, asistanlıkla, dekoruyla, ışığıyla ilgilenerek işe başlayıp yavaş yavaş büyük rollere doğru büyümüştür. O da aslında çok ciddi bir konservatuar eğitiminden geçmiştir. 

İyi bir ses eğitimi almış olmanız tiyatroda ve sinemada size neler kattı? 
Müşfik Kenter Hoca hep, "Sakın sahnede konuştuğunuz gibi çıkıp sokakta da konuşmayın" derdi. Ben Hoca'yı öğrencilerime anlatırken derdim ki, "Müşfik Bey'e bakın, hayal edin... (Gözlem bizde çok önemlidir) Karşı kaldırımda yürüyor. Elinde de içinde ekmek olan bir poşet var. Onun, büyük oyuncu Müşfik Kenter olduğunu bilmiyoruz. Kim bu adam desem, ne dersiniz". Bunun üzerine hep konuşurduk. Öğrenciliğimden beri Hoca'yı bu şekilde hep hayal ederim... Işığı çok güçlü olmasına rağmen sokakta yürüyerek gezse, benim için Müşfik Bey emekli bir devlet memurundan farksızdı ama sahneye çıktığı zaman bir dev! Müşfik Hoca da hep, "Sokakta oyamayın... Adam olun, insan olun sahnede oynarsınız" derdi. Aldığınız ses eğitimini sokakta kullanmanızın bir anlamı yok ama ne var... Her rolü aynı sesle oynamamalısınız.

O, ses aralığınız size okulda öğretilir. Bir Moliere oyununda uşağı oynarken kalın ve vurgulu ses tonunu kullanmazsınız, daha ince ses tonunuzu kullanırsınız. Ya da dizide bir Antepliyi oynayacağınız zaman şivenizi kullanırsınız. Karadenizliyi oynayacağınız zaman da o bölgenin ağzını kullanırsınız. İyi eğitimden geçmişseniz, iyi hocalarınız olmuşsa bunlar size öğretilir. Sokakta alelade olmazsınız ama keskin doğrularla da konuşmazsınız. Sokak ağzı denen bir şey vardır... Yeri geldiğinde sokak ağzını da kullanmak zorundasınız. O zaman çok renkli olabilirsiniz. Öteki türlü, "Bu adam hep kendini oynuyor... Aynı ses, aynı duruş" derler. 

Siz Müşfik Kenter'e biat ettiniz mi? 
Elimizden geldiği kadar ettik. Allah rahmet etsin Müşfik Hoca müthiş bir insandı.
Mesleğimizin kutup yıldızıydı. Gerçekten ona baktığınızda, yönünüzü bulabileceğiniz biriydi. Hiçbir zaman, "Şöyle oyuncu olacaksın, böyle yapacaksın" gibi bir şey öğretmezdi. Çok temel öğretileri vardı, onun dışında da insan olmakla ilgili bir derdi vardı. Öğrencilerinin doğru insan olmasını isterdi. Bütün dinlerin öğrettiği gibi... Çalma, kimsenin hakkını yeme, başkasının malında mülkünde gözün olmasın, iyi ol, ne yapıyorsan işini en iyi şekilde yap...    Müşfik Hoca hep bunları öğretirdi. Bunları öğrendiğiniz zaman gözünüz veya aklınız başka şeylerde olmuyor. Sadece işinize ve kendinize odaklanıyorsunuz. Eskiden konservatuarlar yatılı olduğu için yatılı okumuş olan Müşfik Hoca, her sabah beşte kalkıp ders çalıştığını anlatırdı. Öğretim görevlisi olmadan önce Müşfik Hoca'nın son yıllarında asistanlığını yaptım. Dublaja gideriz mesela... Metin gelir, prova yapar giderdi. Müşfik Bey'in provaya ihtiyacı mı   vardı... Bence yoktu ama o hep şunu söylerdi: "Bu da bir makine gibidir aslında. Her gün çalıştırmak zorundasınız. Çalıştırmadığınızda, yağını dökmediğinizde kilitlenir. O yüzden çalışacaksın. Spor yapacaksın, egzeresiz yapacaksın, uyuyacaksın, vücuduna iyi bakacaksın". Çok iyi öğretileri vardı. Biz ona biat ettik. Onunla beraber tabii Zekai Müftüoğlu, Sönmez Atasoy, Kadriye Kenter, Murat Karasu gibi gerçekten çok değerli hocalarımız vardı. Bu anlamda biz çok şanslı bir nesildik.

Müşfik Kenter'in değerini bilebildik mi sizce?
"Yaşarken kıymetini bilemedik" derler ya... Müşfik Hoca'nın öldükten sonra da kıymeti bilinmedi. Müşfik Bey hırslardan uzak bir insandı. "Hocam, siz niye bunu yapmadınız, sizin neden bunlar olmadı" diye sorduğunuzda, "Aman çocuklar biz tiyatro yaptık" derdi. O hep tiyatroya aşıktı, o hep orada olmak istedi. Ve o dönem Türkiye'de tiyatronun çok sıkı olduğu yıllardı. Bugün de öyle... Tiyatronun müthiş bir seyircisi var bence. Salonlar tıklım tıklım. Gerçekten iyi bir şeyler olduğu zaman insanlar hakkını veriyorlar. Ama tabii ki bugün televizyon dediğimiz o kutu insanları daha çok içine çekmiş. Sinema, daha büyülü ve etkileyici. Müşfik Bey onları tercih etmemiş. O, sahnede yer almayı istemiş. Ömrünün son zamanlarına kadar da sahnedeydi. Yorgundu ve oturarak okumalar yapıyordu.

O, onu tercih etti. Dediğim gibi hırslardan uzak bir insandı. İşin parasal kısmı onun için asla ön planda olmadı. Düşünün ki Kenter Tiyatrosu'nu ayakta tutabilmek için senelerce turneler yaptı. Kenter Tiyatrosu'nun yeri bugün paralarla ölçülemeyecek bir yer ama hiçbir zaman burayı elden çıkarıp bir otopark yapmayı düşünmemiş. Ne kadar para kazansanız da bir tiyatro
salonu onu yer! Bir tiyatro salonunu götürebilmek çok zor bir şey. Dediğim gibi hakkını verdiler mi vermediler mi tartışılır ama Müşfik Hoca seviliyordu. Onu çok iyi biliyoruz. Müşfik Hoca çok göz önünde olmadığı için... Çok göz önünde olmadığınız zaman unutuluyorsunuz. Ama Müşfik Bey, dünyada da gerçekten ismi olan biriydi. Bir gün üniversiteyi ziyaret etmek için Hollanda'dan bir konservatuardan öğrencilerle birlikte misafirler geldi. Müşfik Bey'i kendileriyle tanıştırdık. Oranın yöneticisi gelmişti, "Biz Müşfik Bey'i biliyoruz. Kitaplarımızda, literatürümüzde Müşfik Kenter var" dedi. Müşfik Hoca ile sohbet ettiler. Dünyada Hamlet'i en iyi oynayan, en iyi yorumlayan yedi Hamlet'ten birinin Müşfik Kenter olduğu söylenir, konuşulur.

Rahmetli Levent Kırca ve Müjdat Gezen gibi Türk tiyatrosunun önemli isimlerinin siyasi iktidarla yaşadığı gerilimi nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Gerek iktidar gerek sanatçı herkesin daha sabırlı ve öngörülerini daha iyi süzerek hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizde çok çabuk kılıçlar çekiliyor! Herkesin bir düşüncesi vardır ve herkes ister ki bana göre her şey şekillensin. Ama öyle olmuyor. Ben, Müşfik Kenter Hoca gibi daha çok işini iyi yapmak taraftarıyım. Siz işinizi iyi yaptığınız zaman, yaptığınız işle zaten söylemek istediğinizi söyler, duruşunuzu sergilersiniz. Ekstra bir çıkış yapmaya gerek var mı bilemem. Ama bahsettiğiniz isimler belli dönemlerin hızlı gençleriydi.

Onların yaşadıkları dönem başkaydı ve birikimleriyle, geçmiş tecrübeleriyle bazı şeyleri bugün söylüyorlardı. Az önce söylediğim gibi çok çabuk kılıç çekmemişlerdi. Yıllar içinde yaşadıklarından... Tiyatro çalıştırmışlar, yönetici olmuşlar ve bir şeylere karşı söylemde bulunuyorlar. Her ülkede buna benzer şeyler yaşandığını düşünüyorum. Dediğim gibi daha sakin ve konuşarak bazı şeylerin ilerlemesinden yanayım. Sanatçı muhaliftir derler ya... Herkes bir şeye muhaliftir. Sanatçı biraz daha ön planda olduğu için ve biraz da hicvi dili sivri olduğu için belki bu kadar rahatsız edici olabiliyor. 

Sizin de oynadığınız Kanat filmi ile ilgili neler söylemek istersiniz?
2016 yılı içersinde vizyona girilmesi öngörülüyor. Şu an için çalışmaları devam ediyor. 1. Dünya Savaşı’ndan 1999’a bir tayyarecinin, Türk tarihinde ilk defa bir savaş uçağı düşüren bir pilotun Vecihi Hürkuş'un hikayesini anlatıyor. Çılgın bir pilot, aynı zamanda da çok iyi bir uçak yapımcısı. Daha sonra Hürkuş isimli uçağını yapıyor. Biraz muhalif tarafı ağır basan bir pilot. O zamanlarda da öyleymiş. Yapma yaparım, etme ederim tarzında. Savaş alanında parça toplayıp uçağını tamir eder, komutanından izin almadan kaldırırmış. Onun hayat hikayesinin belli bir parçasıyla günümüzde de uçak aşığı, kanat prototipleri tasarlayan hayalperest bir gencin hayat hikayesinin paralel süreçte ilerlemesini konu alan bir sinema filmi. 

ÇOK OKUNAN HABERLER

  • z Yılbaşında Eğlence ve Lezzet Ziyafeti!...
  • z Survivor'dan Elenince Her Şeyi Açıkladı!
  • z Survivor'dan Elendi, Her Şeyi Anlattı...
  • z Dünya Sinamasında Türk Oyuncusu
  • z Beyaz Show Yayından Kaldırıldı
  • z Dava Sonuçlandı: 1 Yıl 3 Ay Hapis