Placeholder image

Habib AYTEKİN

habibaytekin@yahoo.com

Yazarın Tüm Yazıları

Türkiye'de Siyaset Bitmeyen Bir Oyunmudur?

Böylesine değişken, istikrarlı bir ülkede, bırakın geleceği, gelecek ayı tahmin etmek imkansız değilse bile zor ve sorun nedir?
Yüzyıllardır Osmanlı padişahlarına ev sahipliği yapan Topkapı Sarayı'nda, ilk avlunun içinde, herkesin Siyaset Çeşmesi olarak bilinen bir çeşmesi vardı.  Siyasi infazlar burada gerçekleşti. Padişahın otoritesine meydan okuma potansiyeli olan vezirler, silaha sarılmış isyancılar veya eleştirel, hicivli bir şiir yazan, iktidara doğruyu söylemeye cüret eden şairler  burası birer birer,  onların sonuyla karşılaştılar.  Kesilen kafaları, herkesin görmesi için yakındaki bir taş levha üzerinde sergilenecekti. 
Sultanın dilerse kendi mahallinin mahremiyetinden infazı izlemesine izin verdiği için konumu oldukça elverişliydi.  Başın kesilmesinden sonra cellat yavaş yavaş kılıcını yıkar, zamanını alır. Bu yüzden sarayın bu kısmına Cellat Çeşmesi de denir.  O eski Osmanlı cellatları ürkütücü bir gruptu.  Hepsi özenle seçilmişti ve kurbanlarının çığlıklarını asla duymamaları için hepsi sağır ve dilsizdi. 
Türkiye'de bunun gibi hikayelerle büyümek, ilk anladığınız şeylerden biri siyasetin tehlikeli bir şey olduğudur.  Ve padişaha karşı çıkmak, rejimi sorgulamak, daha da fazlası vardır.
Zengin bir tarihe sahip olmak güçlü bir hafızaya sahip olmak anlamına gelmez.  Gerçekte Türkiye bir kolektif hafıza kaybı ülkesidir.  Son derece karmaşık olan ülkelerde unutmak, hatırlamaktan daha kolaydır.  Ama kendi geçmişiyle hesaplaşmayı sistematik olarak reddeden bir ulus hiç büyüyebilir mi? 
Benim anavatanım güzel bir ülkedir. Türkiye'nin hiçbir yerinde bu ifadenin doğruluğunu İstanbul'daki kadar güçlü hissedemezsiniz. 
Kılık değiştirmeler ve aldatmalar şehri İstanbul, bir semenderin derisini değiştirmesi gibi adından kolayca vazgeçer.  Tıpkı eski deriden sıyrılan canlının her seferinde farklı olması, asla aynı olmaması gibi, İstanbul da her yeni isimle farklı bir şehir: Constantinople, Islambol, el-Kostantiniyye, Yeni Roma, Yeni Kudüs, Romalıların Tahtı… Binlerce yıl önce her şey böyle başladı  Karadeniz'i, Haliç'i ve Boğaz'ı ve İstanbul'u oluşturan sel suları.  Marmara  Suları her taraftan fışkırdı ve birlikte bir gün büyüleyici bir şehrin kurulacağı kuru bir araziyi oydular.  Güzel ve büyüleyici.  Ama bu güvenilmez metropol hala katılaşmadı.  Gözlerini kapat ve ayaklarının altında dalgalanan suyun sesini duyabilirsin.  Değişen, dönen, fışkıran. Vatanım, güzel ama yaralı vatanım demokrasi değil. 
İstanbul'un Avrupa'da, Doğu Avrupa'da, Güney Avrupa'da, Balkanlarda, Batı Asya'da, Kafkaslarda, Anadolu'da, Doğu Akdeniz'de veya Ortadoğu'da olup olmadığını kim kesin olarak söyleyebilir?  İstanbul bir optik illüzyondur.  Bir sihirbazın hilesi.  Sadece aşıklarının ve hayranlarının zihninde var olan bir fantezi.  Gerçekte, mücadele eden, rekabet eden, çatışan, her biri sonunda yalnızca birinin hayatta kalabileceğini bilen birden fazla İstanbul vardır. 
2025 yılında bu çatışmalar çok daha görünür ve acil hale gelecek: Din ile laiklik, kabilecilik ile küreselcilik, milliyetçilik ile hümanizm, iktidar parti ile diğer siyasi partilerin savaşı, siyasette rant tekeline seçmenleri almak ve asla bırakmamak isteyenler ve çoğulcu demokrasiye inananlar.  Sınıf, eğitim, cinsiyet ve etnisite eşitsizlikleri daha da önemli olacak ve boşluklar büyüyecek.  Ülkenin genç nüfusu artmaya devam ederken, genç işsizliği ve gençlerin hayal kırıklığı da artacak. 
İstanbul'da daha fazla şantiye olacak.  Daha fazla işçi gökdelenlerden ölüme düşecek.  Onların hikayeleri gazetelerde yer almayacak.  Geriye kalan küçük yeşil alanlar, bazıları için daha fazla bina, daha fazla yeni gelen, daha fazla trafik, daha fazla kâr ile soylulaştırma karşısında küçülmeye devam edecek. Eski arnavut kaldırımlı sokakların altında, yerin derinliklerinde, bu saatlerde İstanbul'u vuracağı tahmin edilen olası bir depremin, uykumuzda bile duyabildiğimiz ama duymuyormuş gibi yaptığımız bir ses gürleyecek.  Pek çok İstanbul'lunun derinden bildiği ama üzerinde fazla düşünmemeye çalıştığı bir senaryo.  Sonuncusu tamamen yıkıcıydı ve ardında devasa bir yıkım ve acı bıraktı.  Ve yine de… o zamandan beri, yetkililer şehrin altyapısını yenilemek ve iyileştirmek için neredeyse hiçbir şey yapmadı.  Kadercilik bilime galip geldi. 
Gelecekteki Türkiye'de dinin rolü kesin olmaktan yyayakyakınndndndındındır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin "Batı demokrasisiyle uyumlu ılımlı, siyasal İslam" elde etmedeki muazzam ve dramatik başarılığını gördükten sonra, Türkiye'deki milyonlarca insan din ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek zorunda kalacak.
Yıllarca süren AKP yönetimi ve toplumun ve eğitimin sistematik İslamlaştırılması, toplumun dokusunu tamamen değiştirebilir, ancak aynı zamanda önemli bir rol oynayabilir.  
Ancak burada hayati bir soru var: Siyasetin seviyesi ve politikacıların seviyesi karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğrayan insanlar, siyasi seçtikleri millet vekilleri ile iletişim gücüne sahip olacak mı? 
Türkiye'nin dünya haritasındaki konumu her zaman Batı'ya göre şekillenmiştir ve bu 2025'te değişmeyecektir. Avrupa'da yaşananlar Türkiye'yi doğrudan etkileyecektir.  Aynı anda Brüksel, Paris veya Berlin'deki geleceğin nasıl olacağını düşünmeden İstanbul'un geleceğini tasavvur edemeyiz. 
Avrupa, toplumsal huzursuzlukla, kabilelerimize çekilirsek hepimizin daha güvende olacağı fikrini, “aynılığın” “güvenlik” yarattığı yanılsamasını pazarlayan aşırı milliyetçi, Avrupa şüpheci, korumacı politikalar ve popülist demagoglar tarafından sarsılacak mı?  Bu eğilimler hızlanırsa, kabaca konuşursak, kabilecilik ve enternasyonalizm arasındaki kırılma çizgileri boyunca bölünmüş birden fazla Avrupa olacak mı?  İkiden fazla Avrupa olabilir mi?  Avrupa bölünürse, Türkiye'nin rolü son derece önemli hale gelecektir.  Hangi Avrupa ile ittifak kuracağına karar vermek zorunda kalacak. 
İlk dalga aşırı milliyetçi paranoya, siyasi İslam gündemi şekilleniyor.  Otoriterlik sadece siyaseti ve politikacıları yozlaştırmaz. Sivil toplumun ve milyonlarca bireysel vatandaşın ruhunda kıpırdanmalar söz  konusudur.

Zaten çok baskın olan bu dalga hız kazanmaya devam ederse diğer siyasi görüşlerden yalnızca öfkeyi, saldırganlığı, izolasyonu ve kabileciliği şiddetlendirecek ve Doğu ya da Orta Doğu'da yeni, olası olmayan ittifaklar arayışına yol açabilir. 2025'te daha güçlü Türkiye gelecek mi?